Hiç düşündünüz mü bir otel odasında ardınızda bıraktığınız dağınıklığın bir sanat eserine dönüşebileceğini? Sophie Calle düşünmüş. 16 Şubat, 1981’de Venedik’te bir otelde hizmetçi olarak çalışmaya başladı. Tabii tek isteği orada bir hizmetçi olmak değildi, gizli bir planı vardı. Daha sonradan Hotel adını alacak olan projesini gerçekleştirmekti asıl isteği ve bunun için de fotoğrafçı kimliğini gizleyecekti. Sorumlu olduğu odaları temizlerken insanların ardında bıraktığı dağınıklığın fotoğrafını çekecekti. Otelde kalanların arkalarında hizmetçiye son derece güvenerek bıraktığı eşyaların hepsini karıştırdı. Tek bir prensibi vardı: O da kilitli olan hiçbir şeyi açmaya çalışmamak. Böylece açıkta olan her şeye: günlüklerine, kıyafetlerine, mektuplarına, aklınıza gelebilecek her şeye baktı ve fotoğrafladı. Ve bunu çok bilinen bir photobook projesi the Hotel adı altında birleştirdi.
Özel konfor ile kılık değiştirmiş gözetimin sınırlarını bulanıklaştıran Calle, oda hizmetçisi kimliğine bürünerek adeta bir özel dedektif gibi fotoğraflar çekiyordu. Odada kalanları değil onların en mahrem izlerini açığa çıkarttı. Bu da kameranın ve fotoğraf çekme eyleminin barındırdığı iktidarı ve gücü düşündürüyor kitabı okuyan kişiye. Sırf kamerayı birine veya bu düzlemde bir objeye doğrultmak, otoritesi olmadığı varsayılan birini bile güçlü bir figüre dönüştürebilir mi?
The Hotel’deki en baskın temalardan biri olan güç dinamiklerinin ters yüz oluşunu görmezden gelmek imkansızdır. Fotoğrafçının silahı kamerasıdır. Çekim eyleminin kendisi bir öldürme gibidir: shooting. Kamera gerçeğin aynası; söylenmeyenin, gizli tutulanın yansımasıdır. Oda hizmetçisi sessiz olandır, adı anılmayandır; geride bırakılan izleri silip süpürendir. Fotoğrafçı ve hizmetçi denkleminde zayıf olan halka gibi görünür. Oysa gizliliğin kabuğu bir flaş patlamasıyla parçalanır. Oda hizmetçisi kılığında olan Sophie Calle, eline kamerayı alarak ve insanların kirini, dağınıklığını, sırlarını; odadan odaya, pislikten pisliğe ifşa ederek otoriteyi eline geçirir.
Calle, çalışmalarında röntgenciliği kullanmasıyla tanınır. Bir bakıma, çalışmaları feminist aktivizm olarak da görülebilir. Ataerkil bakış kadını idealleştirilmiş bir ilham perisine indirger. Calle ise kamerasını öznelere veya bu durumda onların eşyalarına çevirerek bu kurguyu bozuyor. Suite Venetienne’de Henri B.’yi kılığını değiştirerek saplantılı biri gibi takip etti, the Address Book’ta birinin adres defterini buldu ve ona geri vermeden önce bu kitabın fotokopisini çekip içerisinde adı ve adresi yazan herkesle iletişime geçti; ve Sleepers’da uyumakta olan insanların iznini önceden alarak izledi ve fotoğraflarını çekti. Ataerkil düzlemde, hep avlanan Meryem Ana figürüyle boğuşturulan iyilik perisi kadın figürünü kamerasının ve yaratma gücünün varlığıyla yerle bir etti.
The Hotel’de sanatçının fikri; kitabın içindeki performatif gerçeklik olmak üzere çift yönden bir iktidar tersyüzü söz konusu. Bu güç dinamiğinin ironisi yalnızca bu projesinde değil, diğer projelerinde de ortaya çıkıyor. Normalde dağınıklığı toplaması ve bunu yaparken gördüklerini unutması beklenen temizlikçi, insanların sırlarını açığa çıkararak bir güç sembolüne dönüşüyor. Temizleyen, ortadan kaldıran değil; bilen kişi oluyor. Bilginin varlığı en önemli silahtır, bu sayede hizmetçi otoriteye sahip bir figüre dönüşür. Sanatçının fikri bağlamındaki güç kayması ise ‘male gaze’in bu kez bizzat kadın tarafından kıllanılmasında yatıyor.
Ataerki, kadını susturulması gereken taraf olarak kurgulamıştır. Calle’in yaptığı ise bu fikri kökten yıkmaktır. Saklı gerçekleri ifşa edip onları sanatına dönüştürür. Av, avcıya; hizmetçi, çarpık bir dedektife; fotoğrafçı ise röntgenciye evrilir. Bu çarpık kurgu aracılığıyla bize duvarıdaki küçücük bir delikten içeri sızıp bakma imkanı sunar. Eğer işlerini sanat etiğini aşan, sömürücü buluyorsanız bile kabul edin ki bundan zevk aldınız. Ve suç kimde? Kitabın neyi açığa vuracağını biliyordunuz ama yine de okumaya devam ettiniz.